Gaybın Anahtarları (Peşinde Olmamız Gereken Nedir?)

 




Lokman suresinin son iki ayeti… Kelamullah’ın diğer ayetleri gibi derin mesajlar içeriyor. (Derin mesajlarını yakalamak için değil; ama ayetlerin “silüetini” görmek için meallere müracaat edebilirsiniz.) Son ayette Allah Teala, bazı şeylerin bilgisini O’nun katında/O’na has olduğunu ifade buyurmaktadır: 1. Kıyamet’in kopuşu 2. Yağışın indirilmesi (Burada, neden mesela مطر/matar değil de غيث/ğays kelimesi kullanılmış, dikkat çekici!) 3. Rahimdekinin “ne” olduğu (Dikkat: Bebeğin cinsiyetinden bahsedilmiyor, sadece!) 4. Kişinin, yarın ne kazanacağı/yapacağı ve 5. Kişinin nerede öleceği bilgisi… Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem), İmam Buharî’nin de aktardığı bir hadiste “مَفَاتِيحُ ‌الْغَيْبِ خَمْسٌ: Gaybın anahtarları, beştir.” (Buharî, Tefsir 79 -4697-) buyurarak ayette zikri geçen bilgileri saymaktadır. Dolayısıyla En’am suresinin 59. Ayetindeki “gaybın anahtarları”nın (وَعِندَهُۥ ‌مَفَاتِحُ ٱلۡغَيۡبِ لَا يَعۡلَمُهَآ إِلَّا هُوَ: Gaybın anahtarları O’ndadır; başkası, onları bilemez.) Lokman suresinin son ayetindeki bilgiler olduğu söylenmiştir. İslamî literatürde de bunlar, “Muğayyebât-i hamse: Beş bilinmez” şeklinde isim bulmuştur.

İmdi birincisini geçelim. (Zira o, büyük lokma! Hem onu geçtik mi Cennet’teyiz! İnşâEllah.) Günümüzde bilim-teknoloji biraz daha gelişince ikinci ve üçüncü madde üzerinden bazen gereksiz tartışmalar yapılabilmektedir. Şöyle: Yok efendim, teknoloji sayesinde artık bebeğin cinsiyetini bilebilir; hava durumu/yağış tahmininde bulunabilirmişiz. Gereksiz, diyorum; çünkü en basitinden oarada Allah Teala'nın, sadece bebeğin cinsiyeti ya da yağmurun yağıp yağmayacağı bilgisinden bahs buyurduğunu düşünmek, fevkalade yüzeysel bir anlayış olur. Nitekim bebeğin hayatı boyunca neler yaşayacağı ve akıbetinin ne olacağı (said: cennetlik/şaki: cehennemlik); yağmurun, saniyesine kadar ne zaman; santimine kadar nereye; gramına kadar ne miktar; yağmur/dolu/kar şeklinde mi yağacağı ve neler getireceği bilgisi de ayetin mefhumuna dahildir. Bunları da geçelim. (Biliyorsunuz.)

Kanaatimce bu nevi tartışmalar, asıl üzerinde düşünmemiz gereken son iki hususu ıskalamamıza neden olabiliyor. Oysa şu an yaşayan, gününü/yarınını planlayan ve günün birinde ölecek (iki günde ölmüyoruz, netekim!) bir canlı olarak asıl o iki mesele bizi ilgilendiriyor olmalı. … Mesela şu sorular üzerinde düşünmemiz gerekmez mi: Yarınımızı ne kadar planlayabiliyoruz? (Elbette “yarın” derken mesela bugün Pazar ise Pazartesi’nden bahsetmiyorum sadece.) Dünden, saat saat planlayıp ajandamıza not ettiğimiz bugünümüzü ne kadar planımıza uygun yaşıyoruz? Bu, ne kadar mümkün? Bugün yaşadıklarımızın ne kadarı dünkü planımıza dahil idi? “Şu kadar sayfa kitap okumayı planlamıştım, okudum.”; “şunu almayı kafama koymuştum, aldım.”; “şu makama gelmeyi planlamıştım, geldim.” basitliğindeki cevapların, bu soruları doyurmayacağını düşünüyorum. Ne kadar plan yaparsak yapalım hep bir boşluk kalıyor ya da sonradan oluşuyor; bizim dolduramadığımız bir boşluk. Evet, ajandamıza peşi sıra yazdığımız saatlerin arası açılıyor bazen, kocaman boşluklar meydana geliyor ve biz, o boşluğun bizim dışımızda; bize rağmen doldurulduğunu yaşayabiliyoruz. O halde ne? Önemli bir soru. Ancak tam teşekküllü bir cevabı kitabıma henüz yazılmadı/girmedi. Yine de şayet basit gelmeyecekse şunu diyebilirim: “Önce tedbir eyle sonra da takdiri seyreyle” ya da “önce yap plan sonra Allah’a dayan.”

Geldik son kısma, mukadder sona… aslında her an tattığımız; ancak müeccel-muayyen anında “yaşayacağımız” ölüme yani. Ne zaman öleceğiz? Sen ne zaman ölmek istersin? Ne şekilde? Ölümümüzü planlayabilir miyiz? Mesela intiharı, planlanmış bir ölüm türü olarak düşündüğümüzde intihar edenlerin kaçta kaçı ölebilmektedir. Bir de cinayet/öldürme teşebbüsleri vardır, değil mi? Öldürmek isteyenlerin kaçı, öldürmek için ateş ettiği/bıçakladığı/zehirlediği kişiyi gerçekten öldürebilmektedir? Ölebilmek. Öldürebilmek. Bunlar, elimizde; tam manasıyla ve istediğimiz anda istediğimiz şekilde kudretimizde olan şeyler mi? Bu sorulara müspet cevap verenlerin dahi cevaplarından emin olmadıklarından eminim. Ölümü sipariş edemeyiz; ne zamanını ne de şeklini! Ancak ölümü dilediği gibi “yaşatan” Allah Teala, bize iyi bir hayat sipariş etmiştir. (Cümlenin ikinci kısmıyla “iman-ibadet-ahlak üçgenindeki Allah emirlerini” kastediyorum. “Sipariş” tabirini Rabbim’in geniş müsamahasına sığınarak kullandım; O, beni affetsin.) Allah’ın siparişine uygun hazırladığımız iyi bir hayat, ölümün zamanını belirleyemez elbette; lakin türünü belirleyebilmektedir. O halde yapmamız gereken nedir? Şimdi bu soruya “ölmek istediğimiz hal üzere yaşayalım!” şeklinde karşılık verirsem çok basit bir cevap mı ortaya koymuş olurum?

Özetin özü: Yarın ne kazanacağımızı-yaşayacağımızı bilme imkanına sahip değiliz. Hatta önümüzde kaç “yarın” var, onu da bilemeyiz. Ancak neler kazanmamız-yapmamız gerektiğini biliyoruz. Halihazırda bilmiyorsak bile öğrenme imkanına sahibiz. Aynı şekilde bir “yarın” (belki de bugün!) öleceğimiz bilgisine şüpheye mahal kalmayacak kesinlikte sahibiz. Şu halde…

Âkıbetimiz hayr olsun. Amin.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Nazarı(nl)a Layık Eyle Efendim! (sallallahu eleyhi vesellem)

Sorgusuz Sualsiz Sorgulamak

O'ndan Ümitliyim. Sadece O'ndan!..