Değer Yargılarımızdaki Çoklu Standart
İnsana hayatı bahş buyuran Allah, evrensel hitabında, biz insanların farklı görüş ve inanışlarda olabileceği hakikatini şöyle dikkatimize sunmaktadır: "Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette topyekün iman ederlerdi. Böyle iken sen mi mü'min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?" (Yunus 10/99) Dolayısıyla bu olgu, bir müslüman olarak bana pek tabiî geliyor. (Tek doğru inanış, elbette ki İslam'dır!) Farklı görüş ve inanışlarımıza göre hayata dair bir bakış açısı ediniyor ve hayatı oradan okumaya, anlamaya, yaşamaya ve hatta yargılamaya çalışıyoruz. Görüş ve inanışımıza bağlı olarak savunduğumuz değer yargılarımız vardır mesela. Herhangi bir olay/olgunun yanlışlık ya da doğrulunu ortaya koymada mihenk taşı vazifesini görür bu değerlerimiz. Bu da çok normal. Ne var ki bu değerleri, genelde "öteki"ne yöneltiyor ve "bizden olmayan"ı yargılamak-mahkum etmek maksadıyla kullanıyoruz. Yani kendimizi, hararetle savunduğumuz kendi değerlerimizin terazisinde tartmayı pek sevmiyoruz ya da düşünemiyoruz.
Yukarıda işaret ettiğim değer yargılarımızı işletmedeki "çifte/çoklu standart" maharetimizi yakın zamanda müşahede ettiğim iki durum aklıma getirdi. Kısaca arz edeyim:
BİRİNCİSİ: M. Abduh'un hocası/pîri C. Afganî'ye gönderdiği bir mektuptaki ifadeleri...
Bilindiği üzere bu iki kişilik, modern/ist-akılCI müslümanların düşünce yapısı üzerinde çok etkili olmuştur. İkincisinin, NEO-MU'TEZİLE'nin babalarından; birincisinin de dedelerinden olduğu söylenebilir. Bu NEO-MU'TEZİLEci düşüncenin temel özelliklerinden birisi de aklı (şartsız) öncelemesi, Allah hakkında (güya) çok titiz bir tenzih anlayışına sahip olmasıdır. Buna bağlı olarak da herhangi bir insan için, insan-üstü (kabul ettikleri) bir sıfatın hatta (yine kendilerince) aşırı bulunan bir övgü ifadesinin kullanılmasına kat'î suretle karşı çıkmalarıdır. Elbette bu tutum, söz konusu düşüncenin kendi iç tutarlılığı açısından olması gereken ve anlaşılabilir bir husustur. Şimdi... Ötekine karşı keskin bir kılıç gibi kullanılan bu değer yargısının bahse konu düşüncenin mensuplarını da kapsaması beklenir, değil mi? Mesela onlardan biri, (yine kendilerinden) diğer biri için (hocası dahi olsa) insan-üstü sıfatlar, aşırı övgüler sarf etmemelidir. Tutarlılık ve samimiyet bunu gerektirir. Peki ya ederse?.. O zaman, aynı tutum içerisindeki "öteki"ye yapıştırılan etiketlerin "içerideki"ne de yapıştırılması lazım gelir. Vakıa böyle mi? Sanırım buna "evet" demek, çok da kolay değil.
Mirza Lutfullah Han, C. Afganî'nin yeğeni (kız kardeşinin oğlu). Dayısıyla ilgili Farsça bir kitap kaleme almış kendisi. Abdulmun'im Haseneyn de kitabı, bazı değerlendirmeler ekleyerek Arapça'ya tercüme etmiştir: Hakîkatu Cemaluddin el-Afganî... Orada bazı şahsiyetlerin, Afganî'ye gönderdiği mektupları da nakletmiştir. O mektuplardan bir kısmı da M. Abduh'a aittir. O mektuplarda Abduh, insan-üstü bazı sıfatları hiç çekinmeden hocası için kullanmakta, onu överken aşırıya kaçmaktadır. Söz konusu mektup/lardaki bazı ifadeler şöyledir:
"Sen, benim içimdekini bilirsin; senin içindekini bildiğin gibi... Sen, bizi ellerinle yaptın(yarattın?)... Ve bizi, en güzel şekilde inşa ettin(yarattın?)... Senden çıktık, dönüş de sanadır..."
Peki bir SÛFÎ, şeyhi için bu ifadeleri kullansa NEO-MU'TEZİLEci-modernist kafalı biri ne yapardı? Şüphesiz hiç düşünmeden "müşrik" yaftasını yapıştırır, bunlar böyle zaten; akıllarını kiraya vermiş, gönüllü köle olmuş bunlar, derdi. Düşünce babaları Abduh için de böyle der mi, NEO-MU'TEZİLEci-modernist kafalı? Sanmam. Muhtemelen orada "öteki" için kabule şayan görmedikleri "evvele-yuevvilu-te'viiiiila" refleksi hemen devreye girer. Tutarlılık işte!
Mektubun bilgisayar yazısıyla yazılmış hali (Hakîkatu Cemaluddin el-Afganî, 2/114):
Mektubun Abduh'un el yazısıyla yazılmış hali (Hakîkatu Cemaluddin el-Afganî, 2/226):
Hayırlı olsun 🤗
YanıtlaSilEyvallah... Teşekkür ederim "Unknown".
SilBu yorum yazar tarafından silindi.
Sil